|
ANI NOTLARI |
1997 |
|
K Ö Y ‘ D E H A Y A T ( Ç O
C U K L U Ğ U M )'DAN ALINTI |
TACİN ERSOY |
|
KÖY DÜĞÜNLERİ
(Lütfen izinsiz
kopyalamayınız!) |
ÖN YAZI
Sevgili dostlarım
Çocukluğumu yaşadığım
aksöğüt köyündeki yaşamın bir yıllık zaman dilimini
anlatmaya çalıştığım ve köy düğünleri ile ilgili bazı
motifleri de içeren küçük bir araştırmamı grup ile
paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygılarımla
TACİN ERSOY
Aksöğüt ( Halmüge )
0532.784 90 91
K Ö Y ‘ D E H A Y A T ( Ç O C U K L U Ğ U M )
Doğu’da bir köy var kardeşim .
Sırtını Kızıltepe’ye yaslamış,
Yüzü Munzur’a doğru ...
Hatırlaman gerek beni
ve O köyü...
Çocukluğumuz birlikte geçti
Ortak anılarımız diz boyu ...
Çocukluk yıllarımı Aksöğüt’te yaşadım. İlkokulu
bitirdiğim on bir yaşıma kadar köy havasını kokladım,
suyunu içtim... Okul zamanı dışında, tatillerde;
kırlarda gıdik otardım, döven üstünde harman sürdüm,
derede balık tuttum. Bu bölümde anlatılanlar o günlere,
köyde kırk elli yıl önceki yaşamla ilgili çocukluğuma
ait ve daha çok da nostaljik anlatımlardır.
Baharla birlikte tabiat ana canlanır. Erimeğe başlayan
karların arasından önce kardelenler çıkar; arkadan
nergisler, sümbüller, marhoşaflar sürgün verir; en sonra
da bin bir rengi ile lale ve navrozlar gelir. Biz de her
gün okul çıkışında yeni bir çiçeği aramaya çıkardık. Kar
çiçeklerini, nergisleri, sümbülleri annelerimize,
ablalarımıza, öğretmenimize sunmak üzere denet yapar;
özellikle navrozlara ayrı bir özen gösterirdik. Ayrıca
nevrozların taç yapraklarını yemek bize ayrı bir zevk
verirdi.
Okulumuz tek derslikli beş sınıflı bir ilkokuldu.
Yaramazlığımdan bizar olan ev halkının ısrarı ile kayıt
yapmak zorunda kalan ilk öğretmenim Mehmet Salih
Alpaslan büyükbabamla bir olup beni lamba iskemlesine
çıkarır
“ Büyüyünce mühendis olacağım
Fırat’ın üstüne köprü kuracağım”
diye kendi düzenlediği şiiri
okuturdu. Yıllar sonra mühendis oldum ama köprüyü
kuramadım. Ancak elli yıl sonra Fırat’ın üstüne kurulan
hasret köprüsünün açılışında ilk öğretmenimle birlikte
hazır bulunmak gurur ve mutluluğunu yaşadım.
Her yıl 23 Nisan’da mutlaka okulla kıra çıkardık.
Çukur’a, Hinkah’a, Başbeyin’in mağarasına... Hatta bazen
komşu köylere; Başpınar’a, Konsar’a ( Kutluca ), Hüdü’ye
( Tuğlu ) ....Bilhassa yakın ilişkiler içinde olduğumuz
Hüdü ( Tuğlu ) köyü ile müştereken derede toplanır yahut
da Başköy’e giderdik. Tören sonrasında birdirbir,
uzuneşek oynar; kaşıkta yumurta, yoğurt yeme, ip çekme,
çuval yarışları yapardık. Gene 23 Nisan’larda
sergileyeceğimiz müsamerelere günler öncesinden
hazırlanır, işi köyler arasında bir yarış haline
getirirdik.
Arkadan önce koyunlar, daha sonra keçiler yavrular...
Çobanın heybeye koyarak getireceği yavruları sevmek
için Harmanbağı’nda beklerdik. Hele bizim keçinin
yavrusu da varsa içlerinde keyfimiz tam olurdu. Ahırda
yerel deyimle gıdik denen oğlaklar için yapılmış özel
bölmeden dışarı çıkmazdık onları seveceğiz diye...
Tenebeh’ler, arnıbeşik’ler, gogoş’lar, kolik’ler
kucaklarımızda bazen oracıkta uyuyakalırdık. Birkaç ay
sonra okul tatil olunca oğlakların sürüye katılana kadar
otlatılması çocukların esas görevidir. Genellikle birkaç
arkadaş oğlaklarımızı birleştirir beraber hareket
ederdik. Oğlaklar yayılıp otlarken bizler birbirimize
masallar anlatır, kuzukulağı toplar, oyunlar oynardık.
Onları bir araya toplamak için;
“ Gıdigim mavi,
Mercan tavi,
Gel oy oy oooooy...........”
diye bir
tekerleme türkü söyler, onların hoplaya zıplaya
yanımıza gelmesi bizi hesapsız derecede mutlu ederdi.
Köye en yakın mer’alar, çocuklar arasında pay edilmiş
gibi idi. Yukarı mahallenin çocukları oğlaklarını
Tımzırik, Bağlar, Ovitler, Begişar, Sırnapos civarında
otlatır; aşağı mahalledekiler de Tandırmağra, Hinkah,
Başbeyin, Kavaklık, Öğletaşı’na giderdi. Aramızda
rekabetten doğan bazı kavgalar da olurdu. Bir kez biz
Sırnapos’ta onlar Şehrioğlu’nda çıkan bir kavgada bizden
epeyce kalabalık olan aşağı mahalle çocuklarından
yediğimiz dayağı hala hatırlarım.
Çocukluk hali... Ettiğimiz bütün kavgalar hemen orada
unutulur; ertesi gün beraberce gölde çimer, çay taşından
bir mermerci ustalığı ile meç yapar, derede balık avlar,
sonra hangi bahçede varsa (bazen kendi bahçemize) meyve
hırsızlığına giderdik. Her meyvanın ilk alacası yani
turfandası çocuklar tarafından keşfedilir, sonra da
diğer çocuklara bildirilir
Bu arada bir meyve alacası anımı hatırladım.
Büyükbabamın merakı sebebiyle
bahçelerimizde her meyveden bol ve değişik cins olarak
bulunurdu. Bir gün yeni meyve veren fidandan bir erik
koparıp yedim. Akşam üzeri büyükbabam eve çok sinirli
olarak geldi ve gene asabi bir şekilde;
“- Teresler... yeni fidandan erik
koparmışlar.” dedi
O güne kadar alıştığımız üzere
evimizde - hele bana – yiyecek ve meyva konusunda
hiçbir kısıtlama olmadığı için biraz da yadırgayarak;
“- Büyükbaba, o eriği ben yedim”
dedim
Büyükbabam önce durakladı,
sonra da sakin, sevecen ama ciddi bir ifade ile,
“- Evladım, o fidan bu sene ilk defa meyve
verdi ve o yediğin erikte bütün ailenin hakkı vardı. Sen
yalnız başına herkesin hakkını nasıl yersin” dedi
Gerçekten daha sonraları büyükbabamın
ilk meyvesini veren bir erik, bir elma, hatta bir kiraz
ağacından kopardığı bir tek meyveyi evde kaç kişi varsa
o kadar dilime ayırıp herkese yedirdikten sonra,
“- Artık serbest ... “
dercesine sevgi ve
övünçle arkasına yaslanmasını gururla ve biraz da
utançla anımsarım.
Köyde bahçeler dışındaki
dut ağaçları hayrattır. Bir hayır sahibi ağacı diker,
büyüyene kadar bakımını yapar; ki herkes özellikle
çocuklar yesin. Artık eskisi kadar var mı bilmem ama biz
de bu dutları yemek suretiyle hayır sahiplerinin
sevabını artırırdık. Dalından kopararak yediğimiz Eğin
dutları ile Angutların tadı unutulamaz. Hatta onlara
alışmış olduğumdan olsa gerek köyden başka yerde taze
dut yiyemiyorum.
Dutlar olgunlaşınca ilk ağızları
valalara sallanır, kaynatılarak pekmez ile şıraya özel
toprak veya nişasta katılarak malez ve çarşaflarda
güneşte kurutularak pestil yapılır. Malez yapılırken
söğüt veya kavak kabuğundan özel olarak yaptığımız
kaşıklarla kazan başına toplanırdık.
İlkbahar ve yaz aylarında poturduk
sapından patlangaç, zirbot ve kiraz dallarından yapılan
yay ve karaçalı sürgünlerinden yaptığımız oklara teneke
uç takar oynardık. Söğüt dallarından düdük yaparken
söylediğimiz
“Düllü düllü düllistan
Derelerde su verem
Tepelerde tuz verem
Ebemgilın Salehik
Salehikden balehik
İki külek süt getür
Biri sana, biri bana çık da gel
Çıkmaz isen başın gözün yararım
Asmacukdan asarım
Kesmecükden keserim
Bir yan, iki yan, üç yan, ... beş
yaan .... sahtiyaaaan
...
şeklinde bir tekerlememiz de vardı.
Oğlaklar davara katılınca aylaklık
günlerimiz başlardı. Derede göl yapar çimerdik. Dere
boyunca balık tutar; tuttuklarımızın bir kısmını öğle
yemeği için bahçelerde pişirir, kalanını eve getirirdik.
Bazan hızımızı alamaz Hüdü derelerine , hatta Fırat’a
uzanırdık.
Akşam üstleri ,
Çelik – değnek oynardık
Harmanbağı’nda ...
Sığır gelince merkeplere binerdik.
Sıcaktan bunalınca
bedenlerimiz
Gün olur Danzutlar’a çıkar;
Gün olur
Fırat’ın serin sularında
çimerdik
Ekin
zamanı aylaklığımıza ara verir harman sürerdik. Harmana
yayılmış ekin saplarıüzerindeçakmak taşı döşeli döven
ile saplar iyice ezilene kadar gözümüzün biri öküzlerin
salınacağı belirten öğle taşında döner durur, bir
taraftan da öküzlerin pisliği ekine düşmesin diye carut
yetiştirirdik. Dövene binmek kadar, harman savrulurken
makinanın üzerine çıkmak da hoş olurdu.
Dut, elma, kayısı, şeftali ...
Derken üzümlere alaca düşer. Asmanın arasında çiyden
buğulanmış salkım salkım ince kabuklu; dıkmık, küllü
beyaz, küllü gara, vartenik beyazı, kuşüregi, hatun
parmağı, şam üzümü, ... ve daha nicesi görücüye çıkmış
gibidir. Taze taze dalından koparılarak yenmek için
ayrılanların dışındaki üzümlerin sıkılmak sureti ile
çıkarılan şırası kaynatılarak önce pekmez, sonraki
ağızlarda nışasta veya özel marn toprağı katılarak
malez, pestil; maleze buğday kırığı katılarak goşdik
ile badem ve ceviz dizilerinin maleze batırılması ile
irocik ve üzümün son ağızından genellikle özel reçel
kabağı ile kış reçeli yapılırdı. En son da marındosi ve
kışlık gibi üzüm cinsleri küllü suya batırılarak salkım
halinde asılmak suretiyle kurutulup çemiç yapılır veya
merekte otların arasında taze olarak saklanırdı.Bütün bu
yemişler uzun kış gecelerinde sohbet ve eğlencenin
arkadaşıdır. Hatta baharda bağ budama ve sarma için
çalışanlara da kuşlukluk olarak ikram edilirdi.
Ağustos ve Eylul ayları
genellikle düğün mevsimidir. Hem hasadın yapılıp
harmanların bitirilerek işlerin hafiflemesi hem de sebze
ve meyvelerdeki bolluk açısından düğünlerin bu aylarda
yapılması, katı kural olmamakla birlikte alışkanlık
haline gelmiştir.
Düğün köyün genç kızları için bir hafta önceden
başlar. Okuntu ile davet edilen hanımlar her akşam kız
evinde tef eşliğinde oyunlar oynar. Burada oynanan
oyunlar daha çok ;
“ Bahçeye indim de taş bulamadım
Bir yüzük yaptırdım kaş bulamadım
Dünyayı elekten geçirdim ama
Kendime münasip eş bulamadım “
............
“ Meşenin tepesinden
Nişan alırım nişan
Kız ben seni alacam
İpek peştamal kuşan “
.............
“ Böyük cevizin dibi
nana gülüm nana yar
Ne bakarsın el gibi
nana gülüm nana yar
Soyun da gir koynuma
nana gülüm nana yar
Kendi helalın gibi
nana gülüm nana yar “
.............
“ Dut ağacı boyunca
hooy nana nay
Dut yemedim doyunca
hooy nana nay
Şen galasın İstanbul
hooy nana nay
Yar görmedim doyunca
hooy nana nay
”
“ Arkeklerde iki çırmar
bağım var
Gurbet elde ela gözlü
yarım var “
................
“ Bahçeye indim
ki gülleri derem
Gül bahanesiynen yarimi
görem
Yarimi görem de canımı
verem
Dolanam,dolanam, boynaan
Sen uyu ki ben uykudan
uyanam
“
gibi türkülü oyunlardır.
Köyde düğünler Salı–Perşembe ya da Cuma–Pazar
olmak üzere üç gün/iki gece sürer. Birkaç gün önceden
köy baştan aşağı temizlenir. Bir harman , dam veya
genellikle de Makkuf düğün alanı olarak hazırlanır,
süslenir. Ayrıca bir misafir odası hazırlanır. Düğün
sahiplerinin yakınlarından birer vekil tayin edilir ki
düğün töreninin düzen ve yürütülmesinden sorumludurlar
ve her şey onlardan sorulur. Ayrıca ahçı, çaycı,
teşrifatçı, vb. görevlendirilir.
Düğünün ilk günü köyün gençleri içindir. Öğleden
sonra çalgıcılar gelir. Bunlar klarnet ve davuldur.
Hatırlayabildiğim elli yıllık süre içinde bu işi en iyi
yapanlar Tuğlu köyünden Mehmet Aksoy ve Başekrek’li
İmanım Ahmet Yazıcı’dır. Çalgıcıların gelişini takibeden
görevliler yoldan onları karşılar, önde çalgı arkada
karşılayıcılar karşılama havası ile köye gelip düğün
alanına inilir. Kısa bir dinlenme molasından
sonra fasıl
başlar.
Kavuşmuşum
sılaya gene;
İçimde bir
mutluluk,
Gönlümde bir
huzur ...
Eski bir film
şeridi çocukluğumdan;
Bir düğün
akşamı ...
Makkuf’ta
halay kurulmuş da gene
Koca dutların
gölgesinde ...
Barbaşındaki
de babam mı ne !
Çalgıcılar da
hazır
Davulcu
Memmet’le İmanım Ahmet.
Bildiğim en
iyi ikili ...
Gözler
Barbaşına dikili,
Kulaklar
davulun tokmağında ...
Haydi İmanım
dokun incecikten gırnatana da
Ağır aksak
Tekayak’tan.
Davulcu vuur
davukla
Başlasın düğün
alayı.
Davul sesi
gönlümüzde gümlesin
Yer inlesin
dizlerimizde ...
Gençler
coşkuyla dönsün
Yiğitler
çeksin halayı ...
Oyuna mutlaka Tekayak’la başlanır; daha sonra
sırası ile İki ayak, Süpürgesi Yoncadan, Eğin Kınası,
Sinanlı gibi ağır oyunlardan sonra Sıklama, Gecegü
oyunları oynanır. Tırnana, Tamzara, Eski Hora, Hayriye,
Çayda Çıra, Meşenin Tepelisi, Dut Ağacı, Hostanın
Bademleri, Temürağa, Karsın Kalesi ve benzeri yarı
hareketli oyunlardan sonra Havaçor, Hırponi, Keçeke ve
Kasap gibi hareketli havalarla fasıl sona erer. Oyun
düzenini geçişleri klarnetçi ayarlar; davulcu da arada
bir ortada oyuna katılarak bar başına yardımcı olur.
Halayın başını çeken oyuncu en az bir tur dönmeden
elinden mendil alınması uygun görülmez.
İkinci gün kına günüdür. Komşu köylerden
konuklar gelir. Köye yaklaşınca geldiklerini bildirmek
için silah atarlar; karşılık olarak köyden de
“ Buyurun “ anlamında bir el
silah atılır. Çalgı ile karşılanan misafirlerden
hanımlar düğün evine, erkekler de düğün alanı veya
odasına indirilir. Böylece bütün konuklar karşılanır ve
öğleye kadar da bu iş biter. Bu arada fırsat buldukça
fasıl da devam eder.
Öğleden sonra kınaya iştirak
edecek kadın ve kızlar düğün evine toplanır. Seyman
denilen kına alayı köyün etrafından dolaşarak kız evine
gitmek üzere yola çıkar. Önde at üzerinde damadın
vekili, arkada erkek konuklar ve en arkada da rengarenk
ipekli çarşafları ile hanımlar arka arkaya dizilerek
atlı veya yaya yola çıkılır. Yolda çalgı devamlı olarak,
“ Yine
şafak söktü sunam uyanmaz
Hasret
çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan
sunam uyan derin uykudan ...”
...........
“ Şu
dünyada üç şey vardır sevilir
Biri ana
, biri baba,
Yar daa vaaar, yar daa vaaaaaar amaan ...”
ve
benzeri yol havaları çalar. Kız evine varılınca kadın ve
erkekler kendileri için hazırlanmış odalara indirilir.
Bir kahve molasından sonra erkeklere ait odada; İnciler
kelep kelep, Hamamın kapısı, gibi oyunlardan oluşan oda
faslı yapılır. Kadınlara ait odada ise geline kına
yakılır. Bu arada gelini ağlatmak adettir. Odanın
ortasında bir iskemleye oturtulan gelinin etrafını saran
genç kızlar bir taraftan gelinin eline kına korken diğer
taraftan da;
“ Getirin
gelini yakak kınasın
Yarın
terk edecek baba hanesin
Çağırın
ki gele hanım anasın
Dostlar amin deyin, hayırlı ola ... “
..............
“ Altın tas
içinde kınam ezildi
Gümüş
tarak ile zülfüm çözüldü
Benim
yazım yad ellere yazıldı
Doldur
pınar doldur, ben gider oldum
Annemi
babamı terk eder oldum “
gibi gelin ağlatma türküleri söylenir.
kına işlemi ve gelin ağlatma bittikten sonra gelin ,
“ Atladı
geçti eşiği
Sofrada
kaldı kaşığı
Büyük
evin yakışığı
Şen babam, evin şen olsun
Ben giderim haberin olsun “
türküsü ile odasına götürülür.
Daha sonra seyman alayı aynı
şekilde geri döner. Bu arada hazırlanmış bulunan düğün
yemeği yenildikten sonra bu günün programı sona erer ve
istirahat edilir.
&n