turkcell süper lig fenerbahçe galatasaray beşiktaş diet zayıflama sağlık spor kozmetik moda fal burç iddia türküleri mp3 şarkıları indir resimler

 

English - Summary
Kemaliye Tanıtımı
Kemaliye Tanıtımı
Kemaliye Tarihçesi
Kemaliye Adı
Eğitim ve Öğretim
Eğitim ve Öğretim
Eğin'de Sosyal Hayat
Eğin'de Ticari Hayat
Eğin'de Sanayi
Ayakkabıcılık
Eğin Türküleri
Eğin Manileri
El Sanatları
El Sanatları
Eğin Ağzı
Eğin Mutfağı
Eğin Bitki Örtüsü
Eğin'nin Su Kaynakları
Yeraltı Zenginlikleri
Kemaliye'nin Köyleri
Araştırma-Literatür

Kemaliye'de Turizm

Kemaliye'de Yamaç Paraşütü

Eğin'de Turizm
Etkinlikler Takvimi
Gezilmeli Görülmeli
Eğin Fotoğrafları
Eğin'de Ne Yenir, İçilir?
Konaklama Tesisleri
Eğin'de Alışveriş
Eğin'e Nasıl Ulaşılır?

Kemaliye'de RaftingKemaliye'de Rafting

Kemaliye'de Bisiklet Sporu


Faydalı Bilgiler ve Gazete Haberleri

Hacı Ali Akın
SKY LIFE (English)
Ferhatların Kenti 1
Ferhatların Kenti 2
Kemaliye'ye...
Kemaliye hazineleri
Azmin Zaferi
Erzincan'da Yaz
Olmadı Sayın Vali
Vali Bey Birgün
Tarihi Kentler Birliği
Bilgisayar hayatımı...
Ali Coşkun
Barışı severim...
Altın Rezervi
100 ton altın rezervi
Taşyolu ve Getirdikleri
Kemaliye hazineleri
Köprü, Ayşe Kulin
Doğu'nun beyefendisi
Turizm Fuarı 1
Turizm Fuarı 2
Kadıgölü
H.Ali Akın M.Y.Okulu
...Ve Nostalji
Cumhuriyet Bayramı
Trilyonluk Miras
1840 Sayımı
Balkırı’da ev sevinci
Özel Müze
Alevi-Sunni ...
Eğin'de Namaz Vakitleri
Hıdır Abdal Sultan
Akıl veren çok
Erozyon Keban'ı ...
Kitaplar ve Tezler
İpekçilik Milli Komitesi
Ankara unutunca...
Bir Toplantı'nın ...
Şiirler
Ermeni İsyanları

Tatil, turist doğal ürünler, outdoor,  rafting, kano, trekking. Tatil fırsatları. Bot safari. Anadolu evleri, tarihi kültür turları.  istamboul, Canakkale, Anzac Tour, Anzac day Cappadocia, Hotels in Cappadocia, Cappadocia Hotels, tours Cappadocia, baloon tours, cave hotels in cappadocia, Kapadokya, sufism, sufist, Kayseri, Hotels in Kayseri, Kayseri Hotels, tours in Kayseri, Trabzon, Trabzon Hotels, Hotels in Trabzon, tours Trabzon, laz, sumela manastiri, monastery, Sinop, Sinop Hotels, Hotels in Sinop

İ

ANI NOTLARI

1997

K Ö Y ‘ D E H A Y A T ( Ç O C U K L U Ğ U M )'DAN ALINTI

TACİN ERSOY

KÖY DÜĞÜNLERİ

(Lütfen izinsiz kopyalamayınız!)


ÖN YAZI

Sevgili dostlarım

 Çocukluğumu yaşadığım aksöğüt köyündeki yaşamın bir yıllık zaman dilimini anlatmaya çalıştığım ve köy düğünleri ile ilgili bazı motifleri de içeren küçük bir araştırmamı grup ile paylaşmak istedim.

Sevgi ve saygılarımla

 TACİN ERSOY

Aksöğüt ( Halmüge )

0532.784 90 91


  K Ö Y ‘ D E    H A Y A T     (   Ç O C U K L U Ğ U M   )

 

                                                                                    Doğu’da bir köy var kardeşim .

                                                                                    Sırtını Kızıltepe’ye yaslamış,

                                                                                   Yüzü Munzur’a doğru ...

 

                                                                                  Hatırlaman gerek beni

                                                                                   ve O köyü...

                                                                                   Çocukluğumuz birlikte geçti

                                                                                   Ortak anılarımız diz boyu ...

             

              Çocukluk yıllarımı Aksöğüt’te yaşadım. İlkokulu bitirdiğim on bir yaşıma kadar köy havasını kokladım, suyunu içtim...  Okul zamanı dışında, tatillerde; kırlarda gıdik otardım, döven üstünde harman sürdüm, derede balık tuttum. Bu bölümde anlatılanlar o günlere, köyde kırk elli yıl önceki yaşamla ilgili çocukluğuma ait ve daha çok da nostaljik anlatımlardır. 

               Baharla birlikte tabiat ana canlanır. Erimeğe başlayan karların arasından önce kardelenler çıkar; arkadan nergisler, sümbüller, marhoşaflar sürgün verir; en sonra da bin bir rengi ile lale ve navrozlar gelir. Biz de her gün okul çıkışında yeni bir çiçeği aramaya çıkardık. Kar çiçeklerini, nergisleri, sümbülleri annelerimize, ablalarımıza, öğretmenimize sunmak üzere denet yapar; özellikle navrozlara  ayrı bir özen gösterirdik. Ayrıca nevrozların taç yapraklarını yemek bize ayrı bir zevk verirdi.

 

             Okulumuz tek derslikli beş sınıflı bir ilkokuldu. Yaramazlığımdan bizar olan ev halkının ısrarı ile kayıt yapmak zorunda kalan ilk öğretmenim Mehmet Salih Alpaslan büyükbabamla bir olup beni lamba iskemlesine çıkarır

 

            “ Büyüyünce mühendis olacağım

            Fırat’ın üstüne köprü kuracağım”

 

                        diye kendi düzenlediği  şiiri okuturdu. Yıllar sonra mühendis oldum ama köprüyü kuramadım. Ancak elli yıl sonra Fırat’ın üstüne kurulan hasret köprüsünün açılışında ilk öğretmenimle birlikte hazır bulunmak gurur ve mutluluğunu yaşadım. 

              Her yıl 23 Nisan’da mutlaka okulla kıra çıkardık.  Çukur’a, Hinkah’a, Başbeyin’in mağarasına... Hatta bazen komşu köylere; Başpınar’a, Konsar’a ( Kutluca ), Hüdü’ye ( Tuğlu ) ....Bilhassa  yakın ilişkiler içinde olduğumuz Hüdü ( Tuğlu ) köyü ile müştereken derede toplanır yahut da  Başköy’e giderdik. Tören sonrasında birdirbir, uzuneşek oynar; kaşıkta yumurta, yoğurt yeme, ip çekme, çuval yarışları yapardık. Gene 23 Nisan’larda sergileyeceğimiz müsamerelere günler öncesinden hazırlanır, işi köyler arasında bir yarış haline getirirdik.

 

               Arkadan önce koyunlar, daha sonra keçiler yavrular...  Çobanın heybeye koyarak getireceği yavruları sevmek için  Harmanbağı’nda beklerdik. Hele bizim keçinin yavrusu da varsa içlerinde keyfimiz tam olurdu. Ahırda yerel deyimle gıdik denen oğlaklar için yapılmış özel bölmeden dışarı çıkmazdık onları seveceğiz diye... Tenebeh’ler, arnıbeşik’ler, gogoş’lar, kolik’ler kucaklarımızda  bazen oracıkta uyuyakalırdık. Birkaç ay sonra okul tatil olunca oğlakların sürüye katılana kadar otlatılması çocukların esas görevidir. Genellikle birkaç arkadaş oğlaklarımızı birleştirir beraber hareket ederdik. Oğlaklar yayılıp otlarken bizler birbirimize masallar anlatır, kuzukulağı toplar, oyunlar oynardık. Onları bir araya toplamak için;

                 

                 “ Gıdigim mavi,

                    Mercan tavi,

                    Gel oy oy  oooooy...........”

 

                                        diye bir tekerleme türkü söyler, onların hoplaya  zıplaya yanımıza gelmesi bizi hesapsız derecede mutlu ederdi.  Köye en yakın mer’alar,  çocuklar arasında  pay edilmiş gibi idi. Yukarı mahallenin çocukları oğlaklarını Tımzırik, Bağlar, Ovitler, Begişar, Sırnapos civarında otlatır; aşağı mahalledekiler de Tandırmağra, Hinkah, Başbeyin, Kavaklık, Öğletaşı’na giderdi. Aramızda rekabetten doğan bazı kavgalar da olurdu. Bir kez biz Sırnapos’ta onlar Şehrioğlu’nda çıkan bir kavgada bizden epeyce kalabalık olan aşağı mahalle çocuklarından yediğimiz dayağı hala hatırlarım.

 

              Çocukluk hali...  Ettiğimiz bütün kavgalar hemen orada unutulur; ertesi gün beraberce gölde çimer, çay taşından bir mermerci ustalığı ile meç yapar, derede balık avlar, sonra hangi bahçede varsa (bazen kendi bahçemize) meyve hırsızlığına giderdik. Her meyvanın ilk alacası yani turfandası çocuklar tarafından keşfedilir, sonra da diğer çocuklara bildirilir

                Bu arada bir meyve alacası anımı hatırladım.

                 Büyükbabamın merakı sebebiyle bahçelerimizde her meyveden bol ve değişik cins olarak bulunurdu. Bir gün yeni meyve veren fidandan bir erik koparıp yedim. Akşam üzeri büyükbabam eve çok sinirli olarak geldi ve gene asabi bir şekilde;

                  “- Teresler... yeni fidandan erik koparmışlar.” dedi

                  O güne kadar alıştığımız üzere evimizde  - hele bana – yiyecek ve meyva konusunda hiçbir kısıtlama olmadığı için biraz da yadırgayarak;

                  “- Büyükbaba, o eriği ben yedim”  dedim

                            Büyükbabam önce durakladı, sonra da sakin, sevecen ama ciddi bir ifade ile,

                  “- Evladım, o fidan bu sene ilk defa meyve verdi ve o yediğin erikte bütün ailenin hakkı vardı. Sen yalnız başına herkesin hakkını nasıl yersin” dedi

                   Gerçekten daha sonraları büyükbabamın ilk meyvesini veren bir erik, bir elma, hatta bir kiraz ağacından kopardığı bir tek meyveyi evde kaç kişi varsa o kadar dilime ayırıp herkese yedirdikten sonra,

                    “- Artık serbest  ... “ 

                                      dercesine sevgi ve övünçle arkasına yaslanmasını  gururla ve biraz da utançla anımsarım.

                  

                             Köyde bahçeler dışındaki dut ağaçları hayrattır. Bir hayır sahibi ağacı diker, büyüyene kadar bakımını yapar; ki herkes özellikle çocuklar yesin. Artık eskisi kadar var mı bilmem ama biz de bu dutları yemek suretiyle hayır sahiplerinin sevabını artırırdık. Dalından kopararak yediğimiz Eğin dutları ile Angutların tadı unutulamaz. Hatta onlara  alışmış olduğumdan olsa gerek köyden başka yerde taze dut yiyemiyorum.

 

                    Dutlar olgunlaşınca ilk ağızları valalara sallanır, kaynatılarak pekmez ile şıraya özel toprak veya nişasta katılarak malez ve çarşaflarda güneşte kurutularak pestil yapılır. Malez yapılırken  söğüt veya kavak kabuğundan özel olarak yaptığımız kaşıklarla kazan başına toplanırdık.

 

                     İlkbahar ve yaz aylarında poturduk sapından patlangaç, zirbot ve kiraz dallarından yapılan yay ve karaçalı sürgünlerinden yaptığımız oklara teneke uç takar oynardık. Söğüt dallarından düdük yaparken söylediğimiz

                     “Düllü düllü düllistan

              Derelerde su verem

                       Tepelerde tuz verem

                       Ebemgilın Salehik

                       Salehikden balehik

                       İki külek süt getür

                       Biri sana, biri bana  çık da gel

                       Çıkmaz isen başın gözün yararım

                       Asmacukdan asarım

                       Kesmecükden keserim

                       Bir yan, iki yan, üç yan, ... beş yaan ....   sahtiyaaaan ...

                                                                                               şeklinde bir tekerlememiz de vardı.

 

                     Oğlaklar davara katılınca aylaklık günlerimiz başlardı. Derede  göl yapar çimerdik. Dere boyunca balık tutar; tuttuklarımızın bir kısmını öğle yemeği için bahçelerde pişirir, kalanını eve getirirdik. Bazan hızımızı alamaz Hüdü derelerine , hatta Fırat’a uzanırdık.

                                Akşam üstleri ,

                     Çelik – değnek oynardık Harmanbağı’nda ...

                     Sığır gelince merkeplere binerdik. 

                                 Sıcaktan bunalınca bedenlerimiz

                     Gün olur Danzutlar’a çıkar;

                     Gün olur

                                Fırat’ın serin sularında çimerdik

 

                                           Ekin zamanı  aylaklığımıza ara verir harman sürerdik. Harmana yayılmış ekin saplarıüzerindeçakmak taşı döşeli döven ile saplar iyice ezilene kadar gözümüzün biri öküzlerin salınacağı belirten öğle taşında döner durur, bir taraftan da öküzlerin pisliği ekine düşmesin diye carut yetiştirirdik.  Dövene binmek kadar, harman savrulurken makinanın üzerine çıkmak da hoş olurdu.

 

                     Dut, elma, kayısı, şeftali ...  Derken üzümlere alaca düşer. Asmanın arasında çiyden buğulanmış salkım salkım ince kabuklu; dıkmık, küllü beyaz, küllü gara, vartenik beyazı, kuşüregi, hatun parmağı, şam üzümü,  ...  ve daha nicesi görücüye çıkmış gibidir. Taze taze dalından koparılarak yenmek için ayrılanların dışındaki üzümlerin sıkılmak sureti ile çıkarılan şırası kaynatılarak önce pekmez, sonraki ağızlarda nışasta veya özel marn toprağı katılarak malez, pestil;  maleze buğday kırığı katılarak goşdik ile badem ve ceviz dizilerinin maleze batırılması ile irocik ve üzümün son ağızından genellikle özel reçel kabağı ile kış reçeli yapılırdı. En son da marındosi ve kışlık gibi üzüm cinsleri küllü suya batırılarak salkım halinde asılmak suretiyle kurutulup çemiç yapılır veya merekte otların arasında taze olarak saklanırdı.Bütün bu yemişler uzun kış gecelerinde sohbet ve eğlencenin arkadaşıdır. Hatta baharda bağ budama ve sarma için çalışanlara da kuşlukluk olarak ikram edilirdi.

 

                              Ağustos ve Eylul ayları genellikle düğün mevsimidir. Hem hasadın yapılıp harmanların bitirilerek işlerin hafiflemesi hem de sebze ve meyvelerdeki bolluk açısından düğünlerin bu aylarda yapılması, katı kural olmamakla birlikte alışkanlık haline gelmiştir.

                    Düğün köyün genç kızları için bir hafta önceden başlar. Okuntu ile davet edilen hanımlar her akşam kız evinde tef eşliğinde oyunlar oynar. Burada oynanan oyunlar daha çok ;

                              

                    “ Bahçeye indim de taş bulamadım

                       Bir yüzük yaptırdım kaş bulamadım

                     Dünyayı elekten geçirdim ama

                     Kendime münasip eş bulamadım “

                   ............

 

                   “ Meşenin tepesinden

                     Nişan alırım nişan

                     Kız ben seni alacam

                     İpek peştamal kuşan “

                   .............

 

                  “    Böyük cevizin dibi

                         nana gülüm nana yar

                        Ne bakarsın el gibi

                          nana gülüm nana yar

                        Soyun da gir koynuma

                          nana gülüm nana yar

                    Kendi helalın gibi     

                           nana gülüm nana yar “

                                  .............

                “ Dut ağacı boyunca

                              hooy nana  nay

                       Dut yemedim doyunca

                              hooy nana  nay

                         Şen galasın İstanbul

                                hooy nana  nay

                      Yar görmedim doyunca

                                  hooy nana  nay

                           “ Arkeklerde iki çırmar bağım var

                               Gurbet elde ela gözlü yarım var “

                                 ................

                          “ Bahçeye indim ki gülleri derem

                              Gül bahanesiynen yarimi görem

                               Yarimi görem de canımı verem

                                Dolanam,dolanam, boynaan

                                  Sen uyu ki ben uykudan uyanam

                                                                      

                                                                                              gibi türkülü oyunlardır.

 

                    Köyde düğünler Salı–Perşembe  ya da Cuma–Pazar olmak üzere üç gün/iki gece sürer. Birkaç gün önceden köy baştan aşağı temizlenir. Bir harman , dam veya genellikle de Makkuf düğün alanı olarak hazırlanır, süslenir. Ayrıca bir misafir odası hazırlanır. Düğün sahiplerinin yakınlarından birer vekil tayin edilir ki düğün töreninin düzen ve yürütülmesinden sorumludurlar ve her şey onlardan sorulur. Ayrıca ahçı, çaycı, teşrifatçı, vb. görevlendirilir.

 

                    Düğünün ilk günü köyün gençleri içindir. Öğleden sonra çalgıcılar gelir. Bunlar klarnet ve davuldur. Hatırlayabildiğim elli yıllık süre içinde bu işi en iyi yapanlar Tuğlu köyünden Mehmet Aksoy ve Başekrek’li İmanım Ahmet Yazıcı’dır. Çalgıcıların gelişini takibeden görevliler yoldan onları karşılar, önde çalgı arkada karşılayıcılar karşılama havası ile köye gelip düğün alanına inilir. Kısa bir dinlenme molasından

 sonra fasıl başlar.

 

Kavuşmuşum sılaya gene;

İçimde bir mutluluk,

Gönlümde bir huzur ...

Eski bir film şeridi çocukluğumdan;

Bir düğün akşamı ...

Makkuf’ta halay kurulmuş da gene

Koca dutların gölgesinde ...

Barbaşındaki de babam mı ne !

Çalgıcılar da hazır

Davulcu Memmet’le İmanım Ahmet.

Bildiğim en iyi ikili ...

Gözler Barbaşına dikili,

Kulaklar davulun tokmağında ...

Haydi İmanım dokun incecikten gırnatana da

Ağır aksak Tekayak’tan.

Davulcu vuur davukla

Başlasın düğün alayı.

Davul sesi gönlümüzde gümlesin

Yer inlesin dizlerimizde ...

Gençler coşkuyla dönsün

Yiğitler çeksin halayı ...

 

                   Oyuna mutlaka Tekayak’la başlanır; daha sonra sırası ile İki ayak, Süpürgesi Yoncadan, Eğin Kınası, Sinanlı gibi ağır oyunlardan sonra  Sıklama, Gecegü oyunları oynanır. Tırnana, Tamzara, Eski Hora, Hayriye, Çayda Çıra, Meşenin Tepelisi, Dut Ağacı, Hostanın Bademleri, Temürağa, Karsın Kalesi ve benzeri yarı hareketli oyunlardan sonra Havaçor, Hırponi, Keçeke ve Kasap gibi hareketli havalarla fasıl sona erer. Oyun düzenini geçişleri klarnetçi ayarlar; davulcu da arada bir ortada oyuna katılarak bar başına yardımcı olur. Halayın başını çeken oyuncu en az bir tur dönmeden elinden mendil alınması uygun görülmez.

 

                        İkinci gün kına günüdür. Komşu köylerden konuklar gelir. Köye yaklaşınca geldiklerini bildirmek için silah atarlar; karşılık olarak köyden de

                        “ Buyurun  “  anlamında bir el silah atılır. Çalgı ile karşılanan misafirlerden hanımlar düğün evine, erkekler de düğün alanı veya odasına indirilir. Böylece bütün konuklar karşılanır ve öğleye kadar da bu iş biter. Bu arada fırsat buldukça fasıl da devam eder.

 

                        Öğleden sonra kınaya iştirak edecek kadın ve kızlar düğün evine toplanır. Seyman denilen kına alayı köyün etrafından dolaşarak kız evine gitmek üzere yola çıkar. Önde at üzerinde damadın vekili, arkada erkek konuklar ve en arkada da rengarenk ipekli çarşafları ile hanımlar arka arkaya dizilerek atlı veya yaya yola çıkılır. Yolda çalgı devamlı olarak,

 

“ Yine şafak söktü sunam uyanmaz

   Hasret çeken gönül derde dayanmaz

   Çağırırım sunam sesim duyulmaz

   Uyan sunam uyan derin uykudan ...”

   ...........

“ Şu dünyada üç şey vardır sevilir

   Biri ana , biri baba,

            Yar daa vaaar, yar daa vaaaaaar amaan ...”

 

                                               ve benzeri yol havaları çalar. Kız evine varılınca kadın ve erkekler kendileri için hazırlanmış odalara  indirilir. Bir kahve molasından sonra erkeklere ait odada; İnciler kelep kelep, Hamamın kapısı,  gibi oyunlardan oluşan oda faslı yapılır. Kadınlara ait odada ise geline kına yakılır. Bu arada gelini ağlatmak adettir. Odanın ortasında bir iskemleye oturtulan gelinin etrafını saran genç kızlar bir taraftan gelinin eline kına korken diğer taraftan da;

 

“ Getirin gelini yakak kınasın

   Yarın terk edecek baba hanesin

   Çağırın ki gele hanım anasın

     Dostlar amin deyin, hayırlı ola ... “

   ..............

“ Altın tas içinde kınam ezildi

   Gümüş tarak ile zülfüm çözüldü

   Benim yazım yad ellere yazıldı

    Doldur pınar doldur, ben gider oldum

    Annemi babamı terk eder oldum  “

                                  

                gibi gelin ağlatma türküleri söylenir. kına işlemi ve gelin ağlatma bittikten sonra gelin ,

 

“ Atladı geçti eşiği

   Sofrada kaldı kaşığı

   Büyük evin yakışığı

    Şen babam, evin şen olsun

    Ben giderim haberin olsun “  

                                  

                                                            türküsü ile odasına götürülür.

 

                        Daha sonra seyman alayı aynı şekilde geri döner. Bu arada hazırlanmış bulunan düğün yemeği yenildikten sonra bu günün programı sona erer ve istirahat edilir.

     &n